26/6/2008 - insan
En az insanlık tarihi kadar eski bir gelenekle; daha hayatının baharında, her biri kendi yolunda köşe taşları inşa etmekle uğraşırken aniden patlak veren bir savaş ilanıyla çağrılır delikanlılar. Havasını soludukları, her sokağını bildikleri kendi memleketlerinde savaşmaz hiçbiri. Batıdaki askerler doğuya, kuzeydekiler güneye gönderilir. Gidebilecekleri en uzak yerlere gönderilirler ki, savaş esnasında kaçmasınlar. Muhallete hizmette geri durmayan bu yaşlı dünya insanlığa değişmez kurallardan birini daha öğretmiştir çünkü: İnsanoğlu muhakkak, korkaktır Tarihsel bir varlıktır, ama tarihin devamı değildir insan. Havfın salt tehlike karşısında takındığı tavırla izah edilemez insanın devamlılığı. Bir varoluş bir yok oluş arasında iğne ucu kadar nedenlerle dizilir uçsuz bucaksız araziler. Bu bir devamlılık değil, olsa olsa korkunun var ettiği bir alanda kölelikten sıyrılıp mahkûmiyete hizmet edişin işaretidir. Çocukluktan gelen alışkanlıkları devam ettirip hayal aleminin ele avuca sığabilen tek nedeniyle, varlığı meçhul birşeyle deviririz koca bir ömrü: Öteki. İnsanın günübirlik kaygılardan sıyrılıp var olmayana duyduğu özlem, ötekinin bir türlü içselleştirilemediği anlarda yaşadığı serüvene nedenler üretti. Birden, olduğu yerde çakılıp düşündüğü anlar da oldu elbet. Ötekinin ötesini görebilenler onun bireye aslında bir nefes kadar yakın olduğunu fark edebildiler. Bilgelik, unutulanı hatırlamakla başladı yani. İnsani olanın hatırlanabilenle sınırını genişlettiği bir hayatımız olmadı mı sanki. Ama beride duranlar, geçmişte omuz omuza mücadele edenler, hamurunda acının en hasını eksik etmeyen bu hayatta algıların anlam verebildiği şeyler…Onları hatırlamayı hiç kimse marifet saymadı kendine. Aslında hepimizin sözde kabul, özde inkar ettiği bir gerçeği tekrar hatırlamanın vakti geldi galiba: İnsanoğlu muhakkak, unutkandır. Güçlüdür ama. Sahip olduğu kudreti zayıf olanı ezmek yerine onun elinden tutamayacak kadar güçlüdür hem de. Sesi soluğu kesilmiş bir ruhlar âleminde bilginin de, kudretin de anlamını yitirdiği terk edilmiş, gereksizliği evrensel bir beyannameyle insanlığa takdim edilmiş; edilgenliği ayyuka çıkmış bir varlık âleminde salınıp duran bir mum ışığı kadar, sanrılarla dirilen ötekinin gücü, kudreti kadar, bir tarih yazabilecek kadar güçlü. Cümle dönüp dolaşıp varlık âlemine geldiğinde gücün de zarafetin de bir tespih taneleri gibi yan yana dizildiğini fark edip durmadan, alelacele genişlettiler, yapabildikleri kadar doldurdular bu kavramın içini. Ve ardından güce güç katmanın o dipsiz kuyusunda salınıp durduk son asırda, bir düşüşü bile fark edemedik. Güce bilgiyi, maddi birikimi, hatta bilimin değişmez kaidelerini ekledikten sonra; işte o zaman kapitalin hükmettiği acımasız bir dünyada bulduk kendimizi. Bütün bu gelişmelere rağmen, hiçbirimiz ötekinin ötesinde duran yavanlığı, alelade duruşu fark edemedik. Bu gerçeği görebilseydik, belki sosyal alanda değişimin kapılarını sonuna kadar zorlayan o son adımı atma cesaretine sahip olmayacaktık. Ancak bunu başaramadık, çünkü hepimizin bildiği bir gerçek, olanca yalınlığıyla sırıtıp durdu karşımızda: İnsanoğlu muhakkak, kördür. Cehaletiyle ilgili bir körlükten bahsetmiyorum. Bakanların ve görenlerin bir parmak boyunu geçmeyen farklılığı değil anlatmak istediğim. Kimsenin göremediği ince detayları algılayabilen kalburüstü dahiler değil söz konusu olan. Farkındalığın esareti altında inleyen ötekinin şeytanla ortaklaşa düzenlediği bir hinlikten bahsediyorum. Ruhlar âleminden yardım alarak, varlığıyla ruhun olmadığı her yerde belirip duran ötekinin yüz hatlarındaki pis gülüşü fark edememenin körlüğünü hiçbir zaman gündemimize getirmedik. Hasıraltı ettiğimiz bütün o serin duruşlar, çocuğan serüvenlerin gizli saklı yerlerinde bir türlü yok edemediğimiz o kör olası hatıralar, dünden kalanlara burun kıvırıp yeniliğin beş para etmez değerine bol keseden verdiğimiz özün kalıntıları… İşin içine şeytan gibi mutlak bir kötülüğün varlığını eklemeden benim bu olup bitenler karşısında insaflı bir yol haritası çizmem mümkün olmadı. Bende bile varlığını eksik etmeyen bu ikircikli ruh halini bilmeyen yok bu dünyada: İnsanoğlu muhakkak, ikiyüzlüdür... Kapitalin daha ilk baskısı çıkar çıkmaz onsekizinci yüzyılda belki çare olur diye keşfettiler hümanizmayı. Bireyi her şeyin ortasında bırakıp onun da orta yerine tumturaklı bir ünlem işareti koydular. İlk zamanlar bir isyan gibi dursa da, yıllar geçtikçe dallanıp budak veren hantal bir düşünce sistematiğinden öteye geçemedi. Ötenin varlığı olmadan insanı tarif edecek birkaç cümle bulabilselerdi belki ben insan hakkında böylesi karamsar bir tablo çizmeyecektim. Hatta keskin çizgilerle sınırlarımız ayrılmayacaktı belki. Vahiy cümleleri bile hayattan anlaşılır örneklerle dolu olduktan sonra, ben kullandığım her argümanın kaynağında kendi yaşam tarzımdan gelen fırça izlerini neden inkâr edeyim. Bunun bir gurur meselesi olduğunun farkındayım. Ama kabul ediyorum, sizin de kabul ettiğiniz gibi: İnsanoğlu muhakkak, yalancıdır… Bir olumlama ile başlamıştım oysa; aklıma iyi ve güzel olan ne varsa onlar için kalem oynatmanın arzusu vardı üzerimde. Ancak en mutlu halimde bile bir olumlamanın bu şekilde izah edilmesine ben anlam veremiyorum. Hiçbir zaman anlamayacağım da. Benim gibilerin ruh halini bir mekanik problemi gibi ön kabulleri hesaba katarak çözmek, sözgelimi yerçekimini, basıncı, hatta eylemsizliği ve sürtünmeyi yok sayarak bir çözüm aramak onların ışığında olasılığı yirmilerin altında bir sonuç elde etmekten başka çare görünmüyor. Problemin çözümüne ulaştığımızda hepimiz çıkan sonucu, bir problemin sonucunu yanlış olduğu halde doğru kabul ediyorduk. Bir yargı süreci aslında bu; hayatımızda varolan hemen her dönüşüm, yargıların acımasızlığıyla inleyip duruyor. Ve biz kabul ediyoruz, hatta sahip olduğumuz o barbar kültürü bir övgü kaynağı olarak gururla taşıyoruz: İnsanoğlu muhakkak önyargılıdır.
|